2. HAFTA
Alçak Gönüllük
Doğu toplumlarında, özellikle Müslümanlar arasında saygının ayrı bir yeri vardır. Hele büyük insanlara, âlim kişilere gösterilen saygının derecesi bambaşkadır. Saygısızlık ise bu toplumlarda, en uzak durulması gereken şeydir. Gerçekten saygı paylaşıldıkça çoğalan bir kaynaktır. Kimse birine saygı gösterdiğinden dolayı rahatsız olmaz. Büyüklerin birbirine karşı gösterdiği saygıyı Mevlâna Câmî’nin başından geçen bir hâdise çok güzel anlatır: Mevlâna Câmî (1414–1492) yılları arasında yaşamış olan ünlü İslâm âlim ve şairlerinden biridir. Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir kurul oluşturmuşlardı. Bu meclis, üyelerini çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçiyordu. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştu. O dönemde yaşayan âlim, şair ve yazarlarının içinde bu meclise üye olma arzusu vardı. İşte Molla Câmî de (Mevlânâ Câmî) bunlardan biriydi. O, gerçekten çalışmaları, ahlâkı, nezaketi ile örnek bir insandı. Ancak Suskunlar Meclisi’nin üye sayısının sınırlı olması onun, seçkin insanların yer aldığı bu kurulda bulunmasına imkân vermiyordu. Bir gün Suskunlar Meclisi’nin üyelerinden birinin öldüğünü duymuştu. Bunun üzerine üyeleri toplantı hâlindeyken toplantı yapılan binaya geldi. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordu. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kâğıda yazıp içeriye gönderdi. Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardı, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka bir değerli insanı almışlardı. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, seni üye yapamıyoruz, demek oldukça zordu. Kendi aralarında epeyce düşündüler. Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderdiler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardı. Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştı. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koydu. Hâliyle gül yaprağı bardağı taşırmamıştı. Verdiği bu cevapla kendisi için de Suskunlar Meclisi’nde bir yerin bulunduğunu anlatmak istiyordu. Meclis üyeleri de ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anladılar. Böyle bir insana çok nazik bir şekilde de olsa daha önce, “Meclisimizde yer yok!” anlamında bir cevap verdiklerinden dolayı çok üzüldüler. Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi meclislerine üye yapmaya karar verdiler. Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazdı. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî’ye verdi. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordu. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazdı. Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyordu. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, Suskunlar Meclisi’nin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyordu.
Eğitim Dönemi
2026–2027
GENEL BAKIŞ
2. Hafta Programı
Haftanın Konusu
Alçak Gönüllük
Video
-
İlmihal
İlmihal konusu henüz eklenmedi
Okuma
Sayfa 28–52
HAFTANIN KONUSU
ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK – SUSKUNLAR MECLİSİ
Doğu toplumlarında, özellikle Müslümanlar arasında saygının ayrı bir yeri vardır. Hele büyük insanlara, âlim kişilere gösterilen saygının derecesi bambaşkadır. Saygısızlık ise bu toplumlarda, en uzak durulması gereken şeydir. Gerçekten saygı paylaşıldıkça çoğalan bir kaynaktır. Kimse birine saygı gösterdiğinden dolayı rahatsız olmaz. Büyüklerin birbirine karşı gösterdiği saygıyı Mevlâna Câmî’nin başından geçen bir hâdise çok güzel anlatır: Mevlâna Câmî (1414–1492) yılları arasında yaşamış olan ünlü İslâm âlim ve şairlerinden biridir. Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir kurul oluşturmuşlardı. Bu meclis, üyelerini çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçiyordu. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştu. O dönemde yaşayan âlim, şair ve yazarlarının içinde bu meclise üye olma arzusu vardı. İşte Molla Câmî de (Mevlânâ Câmî) bunlardan biriydi. O, gerçekten çalışmaları, ahlâkı, nezaketi ile örnek bir insandı. Ancak Suskunlar Meclisi’nin üye sayısının sınırlı olması onun, seçkin insanların yer aldığı bu kurulda bulunmasına imkân vermiyordu. Bir gün Suskunlar Meclisi’nin üyelerinden birinin öldüğünü duymuştu. Bunun üzerine üyeleri toplantı hâlindeyken toplantı yapılan binaya geldi. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordu. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kâğıda yazıp içeriye gönderdi. Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardı, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka bir değerli insanı almışlardı. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, seni üye yapamıyoruz, demek oldukça zordu. Kendi aralarında epeyce düşündüler. Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderdiler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardı. Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştı. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koydu. Hâliyle gül yaprağı bardağı taşırmamıştı. Verdiği bu cevapla kendisi için de Suskunlar Meclisi’nde bir yerin bulunduğunu anlatmak istiyordu. Meclis üyeleri de ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anladılar. Böyle bir insana çok nazik bir şekilde de olsa daha önce, “Meclisimizde yer yok!” anlamında bir cevap verdiklerinden dolayı çok üzüldüler. Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi meclislerine üye yapmaya karar verdiler. Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazdı. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî’ye verdi. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordu. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazdı. Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyordu. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, Suskunlar Meclisi’nin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyordu.
Devamını Oku →2. KONU
ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK – ÇUVAL TAŞIYAN HALİFE
Halife Hazreti Ömer, bazen tebdil-i kıyafetle bazen de gündelik hâliyle Medine’yi köşe bucak dolaşıyor, halkın rahatını temin için geceleri bekçilik yapıyor, muhtaçların ve ihtiyaç sahiplerinin yardımına bizzat kendisi koşuyordu. Yine çok çalıştığı bir gün geç vakitte, yorgun bir hâlde yardımcısı Eslem’le evine dönüyordu. Eslem, – Bu gece hava çok soğuk değil mi efendim, dedi. Hazreti Ömer, – Evet, gerçekten oldukça soğuk, diye cevap verdi. Tam o sırada uzakta bir yerde yanan ateşi fark edince sordu: – Eslem, şu karşıdaki ateşi sen de görüyor musun? – Evet, gördüm efendim. – Kim yaktı acaba? – Bilmiyorum efendim, diye cevap verdi Eslem. Hazreti Ömer sözüne devam etti: – Gecenin soğuğunda üşüyen birileri olmalı. Yolculuk yapanlar olabilir. Belki de gece olduğu için yollarına devam edememişler, üşüdükleri için ateş yakmışlardır. Yardıma ihtiyaçları olabilir. – Evet olabilir. – Haydi, oraya gidelim, dedi Hazreti Ömer. Sonra da birlikte o tarafa doğru yürümeye başladılar. Gidecekleri yer bir hayli uzaktaydı. Ama orada yardıma muhtaç birileri olabilirdi. Bir yandan konuşuyorlar, bir yandan da ateşin yandığı yere doğru ilerliyorlardı. Vakit ilerlemiş, sokaklar sessizliğe bürünmüştü. İnsanlar çoktan evlerine girmişler, artık yatmaya hazırlanıyorlardı. Hazreti Ömer ve Eslem ise gecenin bu vaktinde soğukta yürüyorlardı. Üşümelerine rağmen gözlerinde bir sevinç vardı. Çünkü yardıma muhtaç insanlara yardım edebileceklerini düşünüyorlardı. Ateşin yandığı yere bir hayli yaklaşmışlardı. Karşılaştıkları manzara hiç de düşündükleri gibi değildi. Akıllarına asla gelmeyen bir şeyle karşılaşmışlardı. Uzaktan gördükleri ateşin çevresinde yaşlı bir kadın ve ağlayan çocuklar vardı. Ateşin üzerinde bir tencerede su kaynıyordu. Çocuklar tencerenin başında bekliyor, sık sık tencerenin kapağını açıp içine bakıyorlardı. Kadın ve çocuklar yanlarına gelen bu kimseleri tanımıyorlardı. Onların gelmesiyle hem şaşırmış hem de biraz korkmuşlardı. Hazreti Ömer kadına seslenerek, – Gelebilir miyiz, diye sordu. – Sıkıntımıza çözüm bulacaksanız gelin, diye cevap verdi kadın. Kadın, gelen kimsenin Müslümanların halifesi Hazreti Ömer olduğunu anlamamıştı. Hazreti Ömer’i hiç tanımadığı için anlaması da mümkün değildi. Zira sıradan biri gibi giyinen Hazreti Ömer’in davranışları da diğer insanlardan hiç farklı değildi. Hazreti Ömer merakla sordu: – Nedir bu hâliniz? Yaşlı kadın cevap verdi: – Bir evimiz olmadığı için bu soğukta dışarıda kaldık, yaktığım ateşle çocukları ısıtmaya çalışıyorum. Aralarındaki konuşma devam etti: – Çocuklar neden ağlıyorlar? – Açlıktan ağlıyorlar. Karınlarını doyuramadım. – Peki, tencerede kaynayan ne? Yemek değil mi? Kadın tencerenin kapağını açarak içindekileri onlara gösterdi. Sonra da ne yaptığını anlatmaya başladı: – Hiç yiyeceğimiz olmadığı için tenceredeki suyun içerisine taş koydum. Kepçeyle suyu karıştırıp duruyorum. Bununla çocukları bir süre daha oyalamak istiyorum. Biraz daha oyalarsam belki uykuları gelir de uyurlar diye bekliyorum. Çok aç oldukları için onları başka türlü avutamıyorum. Kadın bunları söyledikten sonra sözlerine şöyle devam etti: – Allah bunun hesabını Halife Ömer’den mutlaka sorar! Hazreti Ömer birden şaşırdı ve, – Ömer bu durumu nereden bilebilir ki, deyiverdi. Yaşlı kadın dokunaklı bir sesle Hazreti Ömer’e cevap verdi: – Madem bilmeyecekti de neden halife olup bizleri yönetmeye kalktı? Halife Ömer bunu duyunca birden irkildi. Hemen yardımcısı Eslem’e eliyle işaret etti. Kadının ve çocukların yanından hızlıca ayrıldılar. Kadın bu duruma bir hayli şaşırmıştı. İki yabancı insan gece vakti yanına gelmiş, kendisini dinlemiş ve sonra da bir şey söylemeden yanından ayrılıp gitmişti. Hazreti Ömer’le Eslem, kadının yanından ayrıldıktan sonra şehrin yiyecek deposuna doğru yürümeye başladılar. Hazreti Ömer, yaşlı kadından duyduğu sözlerin etkisi altındaydı. Sokakları hızlı hızlı geçiyor, Eslem ona yetişmekte zorluk çekiyordu. Sonunda yiyecek deposuna vardılar. Bir çuvala kadının ve çocuklarının ihtiyaç duyabilecekleri yiyeceklerden doldurdular. Eslem, Hazreti Ömer’in aklından geçenleri anlamıştı. Bu yüzden çuvalı taşımak istedi. Hazreti Ömer ise, – Hayır Eslem. Bunu ben taşımalıyım, diyerek onu engelledi. – Nasıl olur efendim, ben sizin yardımcınızım, bu çuvalı size taşıtamam, dedi ve ısrarlarını sürdürdü. Hazreti Ömer ise kararlı bir sesle, – Çabuk yükle sırtıma çuvalı, dedi. Eslem, – Aman efendim, bunu nasıl yaparım? Lütfen bırakın ben taşıyayım, deyince Hazreti Ömer, – Bu insanların sorumluluğu benim üzerimde. Onların dertlerini benim çözmem gerekir, diyerek çuvalı kendi sırtına yükledi. Koca Halife; gece vakti, soğuk bir havada, o kadar uzun bir yolu sırtında çuval taşıyarak gitti ve sonunda kadının ve çocukların yanına vardılar. Gördükleri manzara değişmemişti. Çocuklar aç oldukları için hâlâ uyumamışlar, kadının yüzündeki ifade de biraz daha dokunaklı bir hâl almıştı. Bu hâliyle tenceredeki suyu kepçeyle karıştırmaya devam ediyor, bir yandan da, – Allah, bunun hesabını Ömer’den sorar, diyordu. Hazreti Ömer ve Eslem’in yanlarına geri dönmesi, yaşlı kadın ve çocukları daha da şaşırtmıştı. Şaşkınlıkları yüzlerinden belli oluyordu. Gece vakti gelip giden bu yabancı adamlar da kimdi? Hazreti Ömer, Eslem’in yardımıyla sırtında taşıdığı yiyecek dolu çuvalı bir kenara bıraktı. Tencerenin altında yanan ateş yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Hazreti Ömer, kadından izin isteyerek hemen ateşin başına geçti ve ateşi üflemeye başladı. Eslem de topladığı odunları ateşin üzerine koydu. Hazreti Ömer ateşi iyice yanıncaya kadar üflemeye devam etti. Sonra getirdiği çuvalın ağzını açtı. Yemek yapmak için oradan bazı şeyler çıkararak tencereye koydu ve üzerine biraz su ekledi. Bir yandan kepçeyle yemeği karıştırıyor, bir yandan da daha iyi yanması ve yemeği bir an önce pişirmesi için ateşi üflüyordu. Kuvvetli bir şekilde yanan ateş, çok zaman geçmeden yemeği pişirmişti. Hazreti Ömer, yine Eslem’in yardımıyla yemeği ateşin üzerinden indirdi. Çocukların, yemeğin soğumasını bile bekleyemeyeceğini biliyordu. Hemen tabaklara biraz yemek koydu. Hâlâ çekingen davranan çocukları, ellerinden tutarak yemeğin yanına oturttu. Kadına da yemekten yemesini söyledi. Çocuklar çok acıkmıştı. Yemekleri tükendikçe Hazreti Ömer, kendi elleriyle onların boşalan tabaklarını dolduruyordu. Biraz sonra çocuklar, karınlarını doyurmuşlar ve birbirleriyle oynamaya başlamışlardı. Kadın da çocukların bu durumuna çok sevinmişti. Kendi kendine, “Bu insanlar gelmeseydi ben bu çocukları nasıl doyururdum? Bu insanlara ne kadar teşekkür etsem haklarını ödeyemem.” diye düşünüyordu. Kadın tanımadığı Hazreti Ömer’e dönerek, – Ömer’in yerine başımıza sen halife olmalıydın, dedi. – Niçin, diye sordu Hazreti Ömer. Yaşlı kadın, – Çünkü o halkının hâlini bilmiyor, muhtaçlara yardım etmiyor. Ama sen bizi hiç tanımadığın hâlde bize yardım ettin, dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer, – Yarın Halife Ömer’e gidin, durumunuzu anlatın. Belki size maaş bağlar, bu çocuklar da açlıktan kurtulur, yaşıtları gibi mutluluktan gülerler, dedi. Bu arada karınlarını doyuran çocuklar, ateşin kenarında uykuya dalmışlardı. Hazreti Ömer ve Eslem, kadının dua ve teşekkürleri arasında oradan ayrılıp mutlu bir şekilde evlerine gittiler. Bu yabancı adamların söylediği kadının aklına yatmıştı. Sabah Halife Ömer’e gitmeye karar verdi. Ertesi gün de hiç vakit kaybetmeden daha önce hiç görmediği halifenin yanına gitti. Yolda giderken halifenin isteklerini kabul edip etmeyeceğini düşünüyordu. Bu endişeler arasında orada bulunan insanlara halifenin odasını sordu. Sonra da kapıyI çalıp içeri girdi. Bir de ne görsün! Halife, gece sırtında çuval taşıyıp yemek pişiren adamdan başkası değildi.
Devamını Oku →HAFTANIN VİDEOSU
Afacanların Hikâyesi 76. Bölüm - "Alçakgönüllü Ol"
HAFTANIN İLMİHAL KONUSU
İlmihal konusu henüz eklenmedi
Bu haftanın ilmihal içeriği henüz eklenmedi.
Önemli Noktalar
Önemli noktalar henüz eklenmedi.
Ek Kaynaklar
Bu hafta için henüz ek kaynak eklenmedi.
DÖNEMİN KİTABI

DÖNEM OKUMA HEDEFİ
31.08.2026 – 01.11.2026 Okuma Programı
1. Hafta
Sayfa 3–27
2. Hafta
BU HAFTASayfa 28–52
3. Hafta
Sayfa 53–77
4. Hafta
Sayfa 78–102
5. Hafta
Sayfa 103–127
6. Hafta
Sayfa 128–152
7. Hafta
Sayfa 153–177
8. Hafta
Sayfa 178–202
9. Hafta
Sayfa 203–226
