1. HAFTA
Allaha İman
Allah’a iman, Müslüman olmanın ilk şartıdır. Allah’a tam ve kâmil bir şekilde iman etmek; O’nu tanımakla, O’nu sıfatları ile bilmekle, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini tanıttığı şekilde O’na inanmakla mümkündür. Allah’ı tanıyıp O’na iyi bir kul olmak için O’nun bize gönderdiği mesajları, istekleri ve Zatıyla ilgili bilgilerin yer aldığı Kur’ân-ı Kerîm’i okumamız, öğrenmemiz, onu çok önemsememiz gerekir. Allah’ı tanıyıp sevebilmemiz ve mutlu olabilmemiz O’nun bildirdiklerini önemseyerek öğrenmemize bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabb’imiz kendisini bize şöyle anlatmaktadır: “(Ey Resûlüm) İnsanlara de ki: O, Allah’tır, gerçek ilahtır ve tektir. Allah Samed’dir. (Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır.) O doğurmamış ve doğrulmamıştır, yaratılmamıştır. O’nun dengi, benzeri, eşi ve ortağı yoktur.” (İhlâs Sûresi 1–4. âyetler) İnsan, kendisini Allah’ın varlığını inkâr etmeye şartlandırmazsa kendi varlığına inandığından daha fazla, Allah’ın varlığını da aklı ile kavrayabilir. Üstelik bunu başarmak insan için hiç zor değil, aksine çok kolaydır. Dinî eserlerimizde Allah Teâlâ’nın varlığı ve sıfatları, en güzel şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler, karanlık yerlerde yol alırken elimizdeki fener gibidir. Önemli olan feneri bulup onu doğru kullanmaktır. Her Eserin Bir Ustası Vardır Kesinlikle biliyoruz ki var olan her şeyin bir sanatkârı, ustası vardır. Bir kurşun kalemin, bir tebeşirin veya küçücük bir iğnenin dahi bir ustası, bir sanatkârı vardır. Hiç kimse, böyle basit şeylerin bile ustasız, sanatkârsız, işçisiz, tesadüfen, kendi kendine meydana geldiğini, gelebileceğini söyleyemez. Peki, insanların ve hayvanların bedenleri, organları, çiçekler, ağaçlar; kalemden, iğneden daha mı basit? Bir kaşığın ustası, sanatkârı olur da gözümüzün, kulağımızın, kafamızın sanatkârı, sahibi, ustası olmaz mı? Elbette olur. Birer sanat harikası olan organlarımız, biz görmesek bile onları yaratan ilmi ve kudreti sonsuz bir Zat’ın varlığına işaret etmektedir. Hiçbir Şey Tesadüf Eseri Olamaz Hepimiz biliyoruz ki bir ilaç, farklı farklı kimyasal maddelerin çok hassas ölçüler içinde bir araya getirilmesiyle meydana gelir. “Bu kimyasal maddeler bir rastlantı sonucu, tesadüf eseri birleşerek bir kimyasal bileşik meydana getirdi ve bu faydalı ilaç ortaya çıktı.” diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz. İlaçların her birini; yıllarca emek vererek aklını kullanarak çok ince ve hassas hesaplarla değişik kimyasal maddelerden bir araya getirip yapan bir kimyager vardır. Bu ilaçlar bir kimyageri gösterir. Bunun gibi insanların ve diğer canlıların bir ilaçtan çok daha karmaşık ve uyumlu olan vücutları, topraktaki elementlerin rastlantılar sonucu gelişigüzel bir araya gelerek meydana getirmesi mümkün değildir. Bu misalleri akıl ve mantığımızla çoğaltarak, geliştirerek düşündüğümüzde şu sonuca varırız: Kâinat içindeki varlıklar kendi kendilerine, rastgele, tesadüfen oluşup ortaya çıkmış olamaz. Ben görmesem bile mutlaka her şeyi gören, bilen, kudreti sonsuz ve hükmü her şeye yeten biri var. Hücrelerimiz Tesadüf Eseri Ortaya Çıkmış Olamaz Geniş bir salonda elli tane sandalyeyi karmakarışık bir hâlde gördüğümüzde “Bunları rastgele atmışlar, her biri düştüğü yerde kalmış, karmakarışık görünüyorlar.” diye düşünürüz. Fakat o sandalyeler belli bir hesap, plan ve ölçüye göre salonda dizilmiş olarak duruyorsa ortada bir güzellik, nizam, intizam görülür. O zaman, “Bunları akıllı, hesap kitap bilen, zevk sahibi biri, emek çekerek belli bir şekle sokmuş. Kimin yaptığını görmedik, ama mutlaka bunları düzenleyen biri olmuş.” deriz. Bir binanın yapısındaki taşların, tuğlaların tesadüfen bir araya gelerek kendi kendilerine o güzel nizam ve intizamı sağlayarak omuz omuza vererek düzgün bir duvar meydana getirmelerini kabul etmek mi, yoksa bir usta ve sanatkâr tarafından o taşların ve tuğlaların bir araya getirilip duvar örüldüğünü kabul etmek mi daha mantıklıdır? Bir usta tarafından duvarın örüldüğü kabul edilmediği takdirde her bir tuğlanın hem yöneten hem yönetilen hem de maharetli bir sanatkâr olduğunu kabul etmek gerekir. Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Hücreler, insan vücudunu meydana getiren en küçük yapı taşlarıdır. Küçük bir tavuk kümesindeki 500 tuğla bile rastgele, kendi kendilerine o küçük yapıyı meydana getiremez. Öyleyse trilyonlarca akılsız, bilgisiz hücrenin tesadüfler sonucunda veya kafa kafaya vererek birlik ve beraberlik içinde hareket ederek insan vücudunu meydana getirmesi mümkün müdür? Kuklaların gerisinde onları hareket ettiren, görünmeyen insan elinin varlığını düşünürüz, biliriz ve aklımızla anlarız. İnsanın; aynen kuklaları hareket ettiren, oynatan bir elin varlığını kabul ettiği gibi kâinattaki canlı-cansız her varlığı da yaratan, yöneten, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının var olduğunu akıl gözüyle görüp inanması gerekir. İşte aklın yaratılış sebebi budur. Aksi takdirde insan, aklı olduğu hâlde akılsız gibi davranırsa insanlığının bir anlamı kalmaz.
Eğitim Dönemi
2026–2027
GENEL BAKIŞ
1. Hafta Programı
Haftanın Konusu
Allaha İman
Video
-
İlmihal
İlmihal konusu henüz eklenmedi
Okuma
Sayfa 3–27
HAFTANIN KONUSU
ALLAH’A İMAN – SENİ KÜRSÜDEN İNDİRMEKLE MEŞGUL
Allah’a iman, Müslüman olmanın ilk şartıdır. Allah’a tam ve kâmil bir şekilde iman etmek; O’nu tanımakla, O’nu sıfatları ile bilmekle, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini tanıttığı şekilde O’na inanmakla mümkündür. Allah’ı tanıyıp O’na iyi bir kul olmak için O’nun bize gönderdiği mesajları, istekleri ve Zatıyla ilgili bilgilerin yer aldığı Kur’ân-ı Kerîm’i okumamız, öğrenmemiz, onu çok önemsememiz gerekir. Allah’ı tanıyıp sevebilmemiz ve mutlu olabilmemiz O’nun bildirdiklerini önemseyerek öğrenmemize bağlıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabb’imiz kendisini bize şöyle anlatmaktadır: “(Ey Resûlüm) İnsanlara de ki: O, Allah’tır, gerçek ilahtır ve tektir. Allah Samed’dir. (Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır.) O doğurmamış ve doğrulmamıştır, yaratılmamıştır. O’nun dengi, benzeri, eşi ve ortağı yoktur.” (İhlâs Sûresi 1–4. âyetler) İnsan, kendisini Allah’ın varlığını inkâr etmeye şartlandırmazsa kendi varlığına inandığından daha fazla, Allah’ın varlığını da aklı ile kavrayabilir. Üstelik bunu başarmak insan için hiç zor değil, aksine çok kolaydır. Dinî eserlerimizde Allah Teâlâ’nın varlığı ve sıfatları, en güzel şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler, karanlık yerlerde yol alırken elimizdeki fener gibidir. Önemli olan feneri bulup onu doğru kullanmaktır. Her Eserin Bir Ustası Vardır Kesinlikle biliyoruz ki var olan her şeyin bir sanatkârı, ustası vardır. Bir kurşun kalemin, bir tebeşirin veya küçücük bir iğnenin dahi bir ustası, bir sanatkârı vardır. Hiç kimse, böyle basit şeylerin bile ustasız, sanatkârsız, işçisiz, tesadüfen, kendi kendine meydana geldiğini, gelebileceğini söyleyemez. Peki, insanların ve hayvanların bedenleri, organları, çiçekler, ağaçlar; kalemden, iğneden daha mı basit? Bir kaşığın ustası, sanatkârı olur da gözümüzün, kulağımızın, kafamızın sanatkârı, sahibi, ustası olmaz mı? Elbette olur. Birer sanat harikası olan organlarımız, biz görmesek bile onları yaratan ilmi ve kudreti sonsuz bir Zat’ın varlığına işaret etmektedir. Hiçbir Şey Tesadüf Eseri Olamaz Hepimiz biliyoruz ki bir ilaç, farklı farklı kimyasal maddelerin çok hassas ölçüler içinde bir araya getirilmesiyle meydana gelir. “Bu kimyasal maddeler bir rastlantı sonucu, tesadüf eseri birleşerek bir kimyasal bileşik meydana getirdi ve bu faydalı ilaç ortaya çıktı.” diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz. İlaçların her birini; yıllarca emek vererek aklını kullanarak çok ince ve hassas hesaplarla değişik kimyasal maddelerden bir araya getirip yapan bir kimyager vardır. Bu ilaçlar bir kimyageri gösterir. Bunun gibi insanların ve diğer canlıların bir ilaçtan çok daha karmaşık ve uyumlu olan vücutları, topraktaki elementlerin rastlantılar sonucu gelişigüzel bir araya gelerek meydana getirmesi mümkün değildir. Bu misalleri akıl ve mantığımızla çoğaltarak, geliştirerek düşündüğümüzde şu sonuca varırız: Kâinat içindeki varlıklar kendi kendilerine, rastgele, tesadüfen oluşup ortaya çıkmış olamaz. Ben görmesem bile mutlaka her şeyi gören, bilen, kudreti sonsuz ve hükmü her şeye yeten biri var. Hücrelerimiz Tesadüf Eseri Ortaya Çıkmış Olamaz Geniş bir salonda elli tane sandalyeyi karmakarışık bir hâlde gördüğümüzde “Bunları rastgele atmışlar, her biri düştüğü yerde kalmış, karmakarışık görünüyorlar.” diye düşünürüz. Fakat o sandalyeler belli bir hesap, plan ve ölçüye göre salonda dizilmiş olarak duruyorsa ortada bir güzellik, nizam, intizam görülür. O zaman, “Bunları akıllı, hesap kitap bilen, zevk sahibi biri, emek çekerek belli bir şekle sokmuş. Kimin yaptığını görmedik, ama mutlaka bunları düzenleyen biri olmuş.” deriz. Bir binanın yapısındaki taşların, tuğlaların tesadüfen bir araya gelerek kendi kendilerine o güzel nizam ve intizamı sağlayarak omuz omuza vererek düzgün bir duvar meydana getirmelerini kabul etmek mi, yoksa bir usta ve sanatkâr tarafından o taşların ve tuğlaların bir araya getirilip duvar örüldüğünü kabul etmek mi daha mantıklıdır? Bir usta tarafından duvarın örüldüğü kabul edilmediği takdirde her bir tuğlanın hem yöneten hem yönetilen hem de maharetli bir sanatkâr olduğunu kabul etmek gerekir. Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Hücreler, insan vücudunu meydana getiren en küçük yapı taşlarıdır. Küçük bir tavuk kümesindeki 500 tuğla bile rastgele, kendi kendilerine o küçük yapıyı meydana getiremez. Öyleyse trilyonlarca akılsız, bilgisiz hücrenin tesadüfler sonucunda veya kafa kafaya vererek birlik ve beraberlik içinde hareket ederek insan vücudunu meydana getirmesi mümkün müdür? Kuklaların gerisinde onları hareket ettiren, görünmeyen insan elinin varlığını düşünürüz, biliriz ve aklımızla anlarız. İnsanın; aynen kuklaları hareket ettiren, oynatan bir elin varlığını kabul ettiği gibi kâinattaki canlı-cansız her varlığı da yaratan, yöneten, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının var olduğunu akıl gözüyle görüp inanması gerekir. İşte aklın yaratılış sebebi budur. Aksi takdirde insan, aklı olduğu hâlde akılsız gibi davranırsa insanlığının bir anlamı kalmaz.
Devamını Oku →2. KONU
ALLAH’A İMAN – SENİ KÜRSÜDEN İNDİRMEKLE MEŞGUL
İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri delikanlı yaşlarındayken Basra şehrine tüccarlık sebebiyle bir Mecusî gelmişti. Adam, “Ben ateşe Allah diye tapıyorum. Var ki tapıyorum, sizin taptığınız Allah’ı bana gösterin, bak gösteremiyorsunuz. Yok ki gösterebilesiniz, hocalarınızı getirin ispat edeyim.” diye halkı tahrik ediyordu. Halk Mecusî’ye, – Ebû Hanife ile tartışmanda onu yenersen hocalarımızı çağırabiliriz, diye karşılık verdi. Ebû Hanife’nin genç bir delikanlı olduğunu öğrenen Mecusî, “Benim çocukla işim yok.” deyince halk ısrarcı oldu ve ertesi gün mescitte buluşmak üzere ayrıldılar. Ertesi gün buluşma vakti geldiğinde Mecusî kürsüde, halk da mescide toplanmış Ebû Hanife’yi beklemeye başladılar. Ebû Hanife biraz gecikmişti. Mecusî bu durumu fırsat bilerek, – Gördünüz mü? Sizin delikanlı korktu, gelemiyor. Benim çoluk çocukla işim yok. Âlimlerinizi çağırın bana, dedi. Bu arada halk da tedirgin olmuştu. Biraz sonra Ebû Hanife, kan ter içinde nefes nefese mescide girerek, – Ağalar, beyler, geciktim özür dilerim. Nehrin öbür tarafındaydım. Bu tarafa geçecek bir vasıta bulamadım. Nehrin kıyısındaki ağaçlara, “Ağaçlar! Derhâl sandal gemi olun, köprü olun da karşıya geçeyim.” dedim. Onlar da hemen sandal, köprü oldular, ben de bu tarafa geçtim. Bu sebeple geciktim. Kusura bakmayın, dedi. Kürsüde oturan Mecusî bir kahkaha patlatarak, – Gördünüz mü sizin deli çocuğun dediğini! Hiç ağaçlar, kendi kendine sandal, köprü olur mu, deyince genç delikanlı Ebû Hanife, – Ağaçlar kendi kendine gemi, köprü olamaz da şu koskoca kâinat ustasız, kendi kendine olur mu, diye karşılık verdi. Cemaat da büyük bir sevinçle tekbir getirdi. Mecusî, kürsüden, – O zaman sizin Allah’ınız niçin görünmüyor? Var olan şeyler görünür, yok ki görünsün, deyince Ebû Hanife Mecusî’ye, – Sizin aklınız var mı, diye sordu. Adam, – Tabii ki var, deyince Ebû Hanife, – Gösterin bakalım, dedi. Mecusî, – Onu gösteremem, deyince Ebû Hanife, – Yok mu acaba, deyip ekledi. İşte ruh ve akıl gibi şeylerin de varlığı bilinir ama kendileri gösterilemez. Demek ki her var olan şey görünmez. Onun bu sözlerinin ardından cemaat tekrar tekbir getirdi. Mecusî biraz sinirlenmişti. Bu sefer, – Sizin Allah’ınız şu anda ne ile meşguldür, diye sorunca Ebû Hanife, – Sen kürsüden in, ben çıkayım oraya. Ondan sonra cevap vereyim, dedi. Kürsüye çıktıktan sonra da: – Şimdi Allah, senin gibi cahil birisini kürsüden indirip benim gibi bir çocuğu ibret alınması için kürsüye çıkarmakla meşguldür, dedi. Mecusî, Ebû Hanife’nin parlak ve pratik zekâsı karşısında mağlup olmuştu. Ona teşekkür etti ve hemen oracıkta kelime-i şehadet getirerek cemaatin tekbirleri arasında Müslüman oluverdi.
Devamını Oku →HAFTANIN VİDEOSU
Afacanların Hikâyesi 80. Bölüm - "Bu Saray Kimin"
HAFTANIN İLMİHAL KONUSU
İlmihal konusu henüz eklenmedi
Bu haftanın ilmihal içeriği henüz eklenmedi.
Önemli Noktalar
Önemli noktalar henüz eklenmedi.
Ek Kaynaklar
Bu hafta için henüz ek kaynak eklenmedi.
DÖNEMİN KİTABI

DÖNEM OKUMA HEDEFİ
31.08.2026 – 01.11.2026 Okuma Programı
1. Hafta
BU HAFTASayfa 3–27
2. Hafta
Sayfa 28–52
3. Hafta
Sayfa 53–77
4. Hafta
Sayfa 78–102
5. Hafta
Sayfa 103–127
6. Hafta
Sayfa 128–152
7. Hafta
Sayfa 153–177
8. Hafta
Sayfa 178–202
9. Hafta
Sayfa 203–226
