Pusula
10. Sınıf (Year 11)

7. HAFTA

Peygamber Delilleri

Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri Resûl-i Ekrem Efendimiz’i İslam’ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik amcası Ebû Tâlib de yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilâkis onu koruyordu. Müşrikler bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi Ebû Tâlib’e gelerek, “Ey Ebû Tâlib!” dediler. “Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil.” Ebû Tâlib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi… Hangisini tercih edecekti? Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı! Ebû Tâlib’e İkinci Şikayet İlk şikayetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler Ebû Tâlib’e tekrar başvurdular: “Ey Ebû Tâlib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik, fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi artık bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla itham etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz! Sen ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız!” Ebû Tâlib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı: Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi; ama yeğeni Kâinatın Efendisi’nden de vazgeçemezdi! O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) yanına çağırarak yalvarırcasına, “Kardeşimin oğlu! Kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana arz ettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme! Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç.” dedi. O güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmîlik eden Ebû Tâlib’ti. O da mı himâyeden vazgeçecekti? Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mahzun mahzun düşündü. Sonra, hakikî muhâfızının Cenab-ı Hak olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu: “Bunu bilesin ki ey amca! Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!” Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz bu cevabını verirken gözyaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları sanki amcasının gönlüne damlıyordu! Bu halini gören amcası onu nasıl yalnız başına bırakabilirdi? Zâtına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terk edebilirdi? Yıkılmayan bir iradeye sahip Resûl-i Kibriya’nın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Tâlib, “Yeğenim benim!” diyerek boynuna sarıldı ve “İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim.” diye konuştu. Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Tâlib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. Ebû Tâlib’e Başka Bir Teklif Gözleri önünde birçok kimsenin İlâhî hidayete koştuğunu gören müşrikler buna tahammül edemiyorlardı. Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Tâlib’e başvurarak şu teklifte bulundular: “Ey Ebû Tâlib! Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umâre b. Velid’i verelim; kendine evlat edin. Aklından, yardımından istifade edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşinin oğlunu teslim et, onu öldürelim! İşte sana adam karşılığında adam! Daha ne istersin?” Ebû Tâlib bu mantıksız teklife, “Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm; ancak sonra onu size verebilirim!” diye cevap verdi. Bu teklifi müşrikler tepkiyle karşıladılar. “Bizim çocuklarımız…” dediler, “…onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!” Ebû Tâlib bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, “Vallahi o sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır. Siz bana çok çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz benimkini ise öldürmek için alacaksınız! Buna asla müsaade etmem diye konuştu. Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri bundan böyle sadece Resûlullah ve Müslümanlara değil, Ebû Tâlib’e de yönelmiş oluyordu! Kaderin garip tecellisine bakınız ki müşriklerin Ebû Tâlib’e karşı menfi tavır takınmaları, Hâşimoğulları’nın, Resûl-i Ekrem’i himâyelerine almalarına vesile oldu. Himâyeden sadece biri kaçındı: Ebû Leheb! Bu arada, Ebû Tâlib, Hâşimoğullarını topladı ve Resûl-i Ekrem’in korunması hususunda dikkatli olmalarını tembihledi. Ebû Tâlib’in bu tarz vaziyet alışı, Kureyş müşriklerini şu kesin karara sevketti: Allah Resûlünün hayatına son vermek! Bu menhus arzularım gerçekleştirmek için Mescid-i Haram’da toplandılar. Bunu duyan Ebû Tâlib, Hâşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhal onlarla Kâbe’ye giderek müşrik topluluğuna gözdağı verdi. “Vallahi” dedi. “Yeğenim Muhammed’i öldürecek olursanız, biliniz ki sizden hiç kimse sağ kalmaz! Biz de, siz de bu yolda helâk oluncaya kadar peşinizi bırakmayız!” Ebû Tâlib’in bu tehdidi karşısında müşrikler, tek kelime konuşamadan dağıldılar. Ebû Tâlib, konuşmasının sonunda Kâinatın Efendisi hakkında şöyle diyordu: “Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zât hiç bırakılır mı? O, öyle bir kerem sahibidir ki yetimler onun eline bakar; dullar ve yoksullar ona güvenir. Hâşimoğulları ailesinin yoksulları ona sığınırlar. Hâşimoğulları onun sâyesinde nimetlere erişmişlerdir. “Ey Kureyş topluluğu! Beytullah’a yemin ederim ki siz onu yalanlamakla aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed hakkındaki suikastınız ise, biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça gerçekleşir mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, çoluk çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaa etmedikçe size bırakmayız!”

Eğitim Dönemi

2026–2027

GENEL BAKIŞ

7. Hafta Programı

Haftanın Konusu

Peygamber Delilleri

Video

-

İlmihal

İlmihal konusu henüz eklenmedi

Okuma

Sayfa 68–77

📖

HAFTANIN KONUSU

Allah’ın Varlığına Delillerden Peygamberler

Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri Resûl-i Ekrem Efendimiz’i İslam’ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik amcası Ebû Tâlib de yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilâkis onu koruyordu. Müşrikler bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi Ebû Tâlib’e gelerek, “Ey Ebû Tâlib!” dediler. “Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil.” Ebû Tâlib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi… Hangisini tercih edecekti? Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı! Ebû Tâlib’e İkinci Şikayet İlk şikayetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler Ebû Tâlib’e tekrar başvurdular: “Ey Ebû Tâlib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik, fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi artık bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla itham etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz! Sen ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız!” Ebû Tâlib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı: Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi; ama yeğeni Kâinatın Efendisi’nden de vazgeçemezdi! O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) yanına çağırarak yalvarırcasına, “Kardeşimin oğlu! Kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana arz ettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme! Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç.” dedi. O güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmîlik eden Ebû Tâlib’ti. O da mı himâyeden vazgeçecekti? Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mahzun mahzun düşündü. Sonra, hakikî muhâfızının Cenab-ı Hak olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu: “Bunu bilesin ki ey amca! Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!” Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz bu cevabını verirken gözyaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları sanki amcasının gönlüne damlıyordu! Bu halini gören amcası onu nasıl yalnız başına bırakabilirdi? Zâtına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terk edebilirdi? Yıkılmayan bir iradeye sahip Resûl-i Kibriya’nın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Tâlib, “Yeğenim benim!” diyerek boynuna sarıldı ve “İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim.” diye konuştu. Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Tâlib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. Ebû Tâlib’e Başka Bir Teklif Gözleri önünde birçok kimsenin İlâhî hidayete koştuğunu gören müşrikler buna tahammül edemiyorlardı. Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Tâlib’e başvurarak şu teklifte bulundular: “Ey Ebû Tâlib! Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umâre b. Velid’i verelim; kendine evlat edin. Aklından, yardımından istifade edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşinin oğlunu teslim et, onu öldürelim! İşte sana adam karşılığında adam! Daha ne istersin?” Ebû Tâlib bu mantıksız teklife, “Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm; ancak sonra onu size verebilirim!” diye cevap verdi. Bu teklifi müşrikler tepkiyle karşıladılar. “Bizim çocuklarımız…” dediler, “…onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!” Ebû Tâlib bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, “Vallahi o sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır. Siz bana çok çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz benimkini ise öldürmek için alacaksınız! Buna asla müsaade etmem diye konuştu. Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri bundan böyle sadece Resûlullah ve Müslümanlara değil, Ebû Tâlib’e de yönelmiş oluyordu! Kaderin garip tecellisine bakınız ki müşriklerin Ebû Tâlib’e karşı menfi tavır takınmaları, Hâşimoğulları’nın, Resûl-i Ekrem’i himâyelerine almalarına vesile oldu. Himâyeden sadece biri kaçındı: Ebû Leheb! Bu arada, Ebû Tâlib, Hâşimoğullarını topladı ve Resûl-i Ekrem’in korunması hususunda dikkatli olmalarını tembihledi. Ebû Tâlib’in bu tarz vaziyet alışı, Kureyş müşriklerini şu kesin karara sevketti: Allah Resûlünün hayatına son vermek! Bu menhus arzularım gerçekleştirmek için Mescid-i Haram’da toplandılar. Bunu duyan Ebû Tâlib, Hâşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhal onlarla Kâbe’ye giderek müşrik topluluğuna gözdağı verdi. “Vallahi” dedi. “Yeğenim Muhammed’i öldürecek olursanız, biliniz ki sizden hiç kimse sağ kalmaz! Biz de, siz de bu yolda helâk oluncaya kadar peşinizi bırakmayız!” Ebû Tâlib’in bu tehdidi karşısında müşrikler, tek kelime konuşamadan dağıldılar. Ebû Tâlib, konuşmasının sonunda Kâinatın Efendisi hakkında şöyle diyordu: “Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zât hiç bırakılır mı? O, öyle bir kerem sahibidir ki yetimler onun eline bakar; dullar ve yoksullar ona güvenir. Hâşimoğulları ailesinin yoksulları ona sığınırlar. Hâşimoğulları onun sâyesinde nimetlere erişmişlerdir. “Ey Kureyş topluluğu! Beytullah’a yemin ederim ki siz onu yalanlamakla aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed hakkındaki suikastınız ise, biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça gerçekleşir mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, çoluk çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaa etmedikçe size bırakmayız!”

Devamını Oku →

HAFTANIN VİDEOSU

Video henüz eklenmedi

-
▶

Video henüz eklenmedi

HAFTANIN İLMİHAL KONUSU

İlmihal konusu henüz eklenmedi

Bu haftanın ilmihal içeriği henüz eklenmedi.

Önemli Noktalar

Önemli noktalar henüz eklenmedi.

Ek Kaynaklar

Bu hafta için henüz ek kaynak eklenmedi.

DÖNEMİN KİTABI

Küçük Sözler

31.08.2026 – 01.11.2026

Küçük Sözler

Bediüzzaman Said Nursi

Kitabı Oku

DÖNEM OKUMA HEDEFİ

31.08.2026 – 01.11.2026 Okuma Programı

Toplam 97 sayfa

1. Hafta

Sayfa 8–17

2. Hafta

Sayfa 18–27

3. Hafta

Sayfa 28–37

4. Hafta

Sayfa 38–47

5. Hafta

Sayfa 48–57

6. Hafta

Sayfa 58–67

7. Hafta

BU HAFTA

Sayfa 68–77

8. Hafta

Sayfa 78–87

9. Hafta

Sayfa 88–97